( $ ) Dolar'dan Neler Yapılır..:)) :))
Bir Dolarınız var ise aşağıdakilerin bir kısmına sahip olabirsiniz..:)) :))
1 Dolar Balık
1 Dolar Kelebek
1 Dolar Fotoğraf Makinası
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Cum'a nız Mübarek Dua'larınız Kabul Yaşantınız ALLAH Yol
Cum'a nız Mübarek Dua'larınız Kabul
Yaşantınız ALLAH Yolunda Ve Hayırlar İle Dolu Olsun
İNŞAALLAH....
Nisyanda Bırakmadın Beni, İsyanda da Bırakma Rabbim !
Bağışla beni Rabbim, tevekkülden başkası gelmiyor elimden.
Başkası da yoktu ki elimde. Şimdi elimden gelenlerin hepsi Senin
'El'inde.
Göremedim, bağışla beni Rabbim. Göremedim, nice ananın karnında nice
karanlıklar içinden gün yüzüne çıkardığın bebelerin yüzünü. Unuttum, yüzümdeki tebessümü nice belirsizliklerden alıp da hayat verdiğini.
Bilemedim, yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp aşkın vadisine
eriştirdiğini. Göremedim, her sabah yerin sükûnetini odamda bir ekmek
gibi sımsıcak hazır ettiğini. Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi sabah
yanıma verdiğini göremedim. Beni her sabah ihya ettiğini, bedenimi her an yarattığını, varlığımı her an yokluktan geri getirdiğini göremedim.
Göremedim
Rabbim bugünü ödünç verdiğini. Göremedim, bağışla beni...
Varlığa kör oldum, bağışla beni.Fakat, şimdi gördüklerim körlüğümü gösterdi bana. Geç kaldım görmekte
ama gördüm. Körlüğümü gördüm. Tebessümü beton yığınları arasında sönen
bebeler gördümse de, biliyorum Senin El'inde şimdi hepsi ve sonsuz tebessümler
verdin her birine. Sevinci soğuk topraklarda boğulmuş çocuklar gördümse de,biliyorum Senin Rahmetinin kucağında hepsi ve bitmez sevinçler bağışladın her birine. Ümitleri bir amansız sarsıntıyla yıkılan insanlar gördümsede, biliyorum Senin Şefkatinin ikliminde asude ve mutlu her biri..
Bağışla beni Rabbim, unuttum, nisyanda kaldım. Hatırlamadım verdiğini
ve var kıldığını.
Elimden alınca verdiğini ve yokluğa yuvarlayınca varlığımı hatırladım, ama geç hatırladım.Gördüm ama güç gördüm, acıyla gördüm. Varlıkta kör oldum, yoklukta gördüm. Bollukta unuttum, darlıkta
hatırladım. Affet beni Rabbim, bari, yoklukta Sana vardım. Hiç olmazsa, hiçlikte
Seni andım. Şimdi, bir tevekkül var elimde. Başka her şey düştü avucumdan,
varlığım yokluğa döküldü. Hatırladım, elimdekiler de, ellerim de Senin
Elinde. Şimdi, dua sığıyor sadece avuçlarıma. Sadece yakarış yakışıyor
yakama. Gözlerim müjdeni gözlüyor uzaktan. Gönlüm hiç bitmez tesellini
özlüyor.
Sen ki, unutmaktan alıkoydun, nisyandan kurtardın beni Rabbim. Şimdi
isyandan koru beni. İsyandan koru beni, isyandan koru beni, isyandan
koru beni Ailemi ve Ümmet-i Muhammed'i...
Ve affet zira, elimde duadan başkası yok.
Ve anladım ki, Senden başka sığınağım yok....
Allah’ım ! Verdiğin rızka kani eyle beni, ayıplarımı ört, yaşattığın sürece afiyet ver bana, bağışla beni. Canımı aldığında acı bana, bana rahmeyle. Allah’ım! Bana mukadder kılmadığın şeyi elde etmek için beni yorma (uğraştırma beni); bana mukadder kıldığın şeye ulaşılmasını kolaylaştır.
Allah’ım! Benim için baba-anamı ve üzerimde hakkı olan herkesi en iyi mükafatınla mükafatlandır. Allah’ım, bütün vakit ve çabamı yarattığın gaye doğrultusunda sarf etmemi sağla, bana vereceğini üstlendiğin şeyi elde etmek için çaba sarf etmekle meşgul etme beni, mağfiret diliyorum senden, (öyleyse) beni cezalandırma, ben senden istiyorum (öyleyse) beni mahrum bırakma.
Allah'ım! Nefsimi bana küçük göster, kendi makamını benim nazarımda büyült; itaatini, senin rızanı kazandıracak şeyleri yapmayı ve seni gazaplandıracak şeylerden uzak durmayı ilham eyle bana; ey merhametlilerin en merhametlisi!.Utanırım ya Rahman senin aşkın ile açan ve hoş kokular veren bir gül olamadım. Bir güneş olup doğamadım bir rüzgar olup esemedim
Bütün mahlukat sana itaat ederken aşk ile hu çeker aşk ile döner yunus misali...
Utanırım ya Rahman gaflet uykularımdan utanırım. Sabahlara kadar sana secde eden bir Ebubekir bir Ömer bir Osman olamadım. Onlar gibi Rasule aşık olamadım onunlayken bile hasret kalamadım...
Utanırım ya Rahman eshabı guzinin tövbesinden utanırım. Uzeyr olup harama baktım diye vuramadım kendimi dağlara ağlaya ağlaya AFFET YA RABBİ diyemedim
Utanırım Ya Rahman mümin din kardeşlerim zulm altındayken gidip Ali olamadım. Senin rızan için öldüremedim onları. Ömer gibi hanımını çocuklarını yetim öksüz bırakmak isteyen gelsin diyemedim...
Utanırım Ya Rahman korkamadım yatağa girip uyumaktan Seddad Bin Evs olamadım yataktan kalkıp sabaha kadar secde edemedim.
Ya Rahman ne güzel kulların var ben onlardan olamadım. Simdi ağlıyorum sessizce. Sanki oturduğum yerde ölümümü bekliyorum. Yok misali yasıyorum.. Her vasıtaya bindik fanide simdi sıra tabut denen cansız ata binmekte...
Şehadettir arzuhalım nasib edermisin Ya Rahman cennette cemalinle şereflendirirmisin bu acizi. RAHMETIMDEN GAZABIMDAN USTUNDUR buyurmuşsun. Rahmetinle muamele eyle bizlere biz aciz kullarınız. Öylesine bir ölüm nasip eyleki Azrail as geldiğinde hoş gelsin ve geldiğinde o görevini yerine getirmeden sen bizlerden Razı ol İNŞAALLAH...
Ne olur Allahim !
Günah islerken alma canimi.., Tevbe ederken al.., Veya bir hayir islerken,senin rizan için..
Allahim !
Inan zor,cok zor bu savas.., Seytan zeki,nefsim ahmak,ben yavas.. Oyle bir an geliyor ki ,
Deniz bitti,umut karaya vurdu diyorum.., Rahmetin yetisiyor imdada..,oluyor bana yoldas..
Ah bir kuvvetlendirebilsem imanimi..,
Nefs’imi istedigim galiba bir sokabilsem..
Yazikki imanla küfür atbasi gidiyor.. Bitiş çizgisine çok kalmadi biliyorum.. Ipi gögüsledigimde, Iman olsun o gösün içinde..
Ne olur Allahim !
Kafir olarak alma beni huzuruna.., Yak gerekirse su günahkar bedenimi..
Yillarca cehenneminde..,
Ama son nefeste imanla al canimi,ne olur Allahim !..
Merhamet et su günahkar kuluna, Canim feda kitabinin ,Habibinin yoluna..
Biliyorum günahkarim,isyankarim ben ama, Rahmetinin büyüklügü umudum,
Beni nefs’imin ve seytanin eline birakma Allahim !.
IRAK - IRAQ
ÇEÇENİSTAN - CHECHNYA FİLİSTİN - PALESTINE
DOĞU TÜRKİSTAN - EAST TURKESTAN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Peygamberlere Olan İhtiyaç
Bilindiği gibi, Yüce Allah,
kendisinin kutsal varlığını ve birliğini bilmeleri, kendisine ibadet ve
itaatta bulunmalari için insanları yaratmıştır. İnsanları diğer birçok
yaratıklar arasında akıl ve düşünce ile seçkin kılmıştır. Onun için bir
insan aklını güzel kullandığı takdirde, kendisini yaratıp da ona
düşünüp anlama gücünü veren bir yaratıcının varlığını sezer. Kendisinin
ve çevresindeki varlıkların öyle rasgele kendiliklerinden var
olmadıklarını anlar. Böylece kendisinde İlâhî bir düşünce doğar ve
büyük bir kudret sahibi yaratıcının var olduğu inancına ulaşır.
Fakat
o Yüce yaratıcıyı hiç kimse şanına uygun bir şekilde bilemez. O´nun
peygamberine uymayan kimse, Allah´ın razı olmadığı ibadetlerin
hangileri olduğunu kestiremez, yaratılış hikmetinin ne olduğunu
anlayamaz. İnsanlar arasindaki ilişki ve karşılıklı hakların nelerden
ibaret bulunduğunu ve görevlerin ne olduğunu gereği üzere belirleyemez.
Nihayet yaratılış gayesinin dışında yürür de bundan haberi olmaz.
Cehalet içinde bulunduğunun farkına varamaz. Böylece ebedî mutluluktan
yoksun kaldığını anlayamaz.
Peygamberlerin varlığından haberi
bulunmayan veya peygamberlerin yoluna inanmayıp gerçekleri bozarak
degiştiren nice milletler sapıtmışlar, insanlığa yakışmayan hallere
düşmüşlerdir. Aralarında her türlü vahşet hareketleri türemiş,
insanlara, ağaçlara ve taşlara tapınıp durmuşlardır.
İşte
insanları bu gibi çirkin hallerden kurtarmak, onlara din ile dünya
görevlerini öğretmek ve böylece hem dünya, hem de âhiret mutluluğuna
ermelerini sağlamak için Allah´ın elçileri olan peygamberlere ihtiyaç
vardır.
Onun için Yüce Allah kendi ihsan ve ikramı ile insanlara
peygamberler göndermiştir. Böylece insanlara karşı "İlâhî hüccet" tamam
olmuştur. Artık hiç kimse, "Ben görevimi bilmiyordum; onun için sana
ibadet edemedim." diye özür beyan edemeyecektir. Çünkü Yüce Allah
insanlara görev bildiren peygamberleri göndermiştir. Bunlar Allah´ın
hüccet ve delilleridir.
Peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusu,
bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed´dir. (Sallallahu aleyhi ve
sellem). Hazret-i Muhammed, yeryüzündeki bütün milletlere gönderilmiş
bir peygamberdir. Peygamberliği kıyamete kadar devam edecektir; en son
peygamberdir. Onun yaymış olduğu din, bütün insanlara aittir. Onun
getirdiği İslâm dini, bütün insanlığın dinidir, yaratılış gayesine en
uygun olan bir dindir. Her zaman için ihtiyaçlara cevab verecek olan
hikmet dolu ebedî bir dindir. O mübarek peygamberin getirdiği kitab
(Kur´an) tümü ile hiç bir değişikliğe uğramaksızın kıyamete kadar Allah
tarafından korunmuş olacaktır.
Sonuç
Beşeriyet öteden
beri peygamberlere muhtaç bulunmuştur. Peygamberlere uymaksızın hak
yolu bulacağını ve Hakka ereceğini savunan bir gafile soralım: Eğer
peygamberlerin varlığından habersiz bir bölgede yetişmiş bulunsaydı,
kendisinde Allah´ın varlığı ve O´na karşı görevleriyle ilgili fikirler
gerçek şekli ile bulunabilecek miydi? Din ve dünya işlerine ait
görevleri belirleyebilecek miydi? Kendi vicdanında yüksek duygulara
karşı bir çekicilik bulabilecek miydi?
Zavallı İnsan! Kendi
ruhunda sönük bir şekilde parıldamaya başlayan bazı yüksek fikirlerin
kendisine nereden geldiğini hiç düşünmemektedir. En kolay işlerde ve
fenlerde bile bir hocaya, ustaya ve yol göstericiye insan muhtaç olur
da, en önemli olan din konusunda gerçekleri öğrenmek için bir
öğreticiye, bir yol göstericiye nasıl muhtaç olmaz? Doğrusu, sağduyulu
hiçbir düşünür, peygamberlere olan ihtiyacı inkâr edemez.
"Hiç bir ümmet yoktur ki, onlar içinden bir uyarıcı (peygamber) gelip geçmiş olmasın." (Fâtır: 24)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
İBÂDETİN KIYMETİNİ BİLMEMEK İBÂDETTEN ZEVK ALMAYA ENGELDİR
İBÂDETİN KIYMETİNİ BİLMEMEK İBÂDETTEN ZEVK ALMAYA ENGELDİR

GÜNAHLAR İMAN ZAYIFLIĞINA SEBEP OLDUĞU GİBİ İBÂDETTEN LEZZET ALMAYA DA ENGEL OLUR
“Mü’minin işlediği her günah kalbinde siyah bir nokta meydana getirir. Tevbe edip kötülükten sıyrılarak af dileyince, o siyah nokta kalbinden silinir. Eğer günaha günah eklerse siyah noktalar çoğalıp kalbini kaplar.”(Buhari)
Nasıl ki hasta bir insan yediği ve içtiği şeylerden tam lezzet alamaz. Ve lezzet alamaması ona sıkıntı verir. Hastalığını tedavi edecek doktor ve ilaca ihtiyaç duyar.
Bunun gibi günahların tekrar tekrar işlenmesiyle de imanın merkezi olan kalpte siyah noktalar oluşur. Bu durumda imanı zayıfladığı için insan yaptığı ibâdetlerden tam zevk alamaz.
Bu halin tedavisi ise pişmanlık duyarak sürekli tevbe ve istiğfar getirmektir. Tevbe; işlenen günahı terk etmek ve bir daha o günaha dönmemektir. Pişmanlık ise; hem o günahı terk etmek, hem de bir daha o günaha dönmemeye bir niyettir.
“Gerçek tevbe günahı işlediğin anda pişmanlık duyman, Allah’dan (cc) affını dilemen sonra da o günahı bir daha hiç işlememendir.” (İbni Ebi Hatim)
DÜNYA İŞLERİYLE ÇOK MEŞGUL OLMAK İBÂDETTEN LEZZET ALMAYA ENGELDİR
“Dünyanın bolluğu sizi Allah’a (cc) ibâdetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan “malım malım” diye tepiniyor. Ey âdemoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyen defterine yazdırdığın başka bir şey var mı?” (Müslim)
Zamanının çoğunu dünya işlerine yoğunlaşarak geçiren bir insan yaptığı ibâdete gerektiği şekilde kendini veremez. Çünkü akıl, kalp ve beden dünya işleriyle meşgul olmağa alışır. İbâdete ayırdığı o kısacık vakitte de ruhu arzu ettiği zevki alamaz.
Hâlbuki insana verilen ömür, dünyanın geçici rahatını temin etmek için değil, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanıp cennete girmek içindir.
RİYA İBÂDETİN LEZZETİNİ ALIR
“Ki onlar namazlarından gaflet edenlerdir (ona ehemmiyet vermezler). Onlar ki riyakarlık (gösteriş için ibâdet) ederler.”(Maun 5-6)
Riya, bir iyiliği veya güzel bir ameli Allah’ın (cc) rızasını kazanmak niyetiyle değil de, insanların beğenisi için yapmaya denir. Ayrıca kulun, ibâdetinde sevap umudunu ve ceza korkusunu taşıması da riyadır.
Riya, çok gizli olduğu için fark edilemeyebilir. Fakat bazı alametleri vardır. En açık alameti, insanların kendisinin yaptığı ibâdetten haberdar olmalarını istemesidir. Diğer bir alameti de çıkar beklentisi, sevgi kazanmak ve takdir toplamak hevesidir.
Resûlullah (asm) buyurdular ki: “Şehit, âlim ve zengin kıyamet gününde Cenâb-ı Hakkın huzuruna getirilir. Allah (cc) şehide: “Niçin öldürüldüğünü sorar.” O da senin yolunda cihatla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım der. Cenâb-ı Hak ona: “ Yalan söylüyorsun. Bilakis sen “falanca cesurdur” desinler diye düşündün ve bu da söylendi” buyurur. Sonra mal sahibi getirilir. Allah (cc) ona: “Sana verdiğimle ne amelde bulundun?” diye sorar. Mal sahibi de: “sıla-i rahimde bulunur ve senin yolunda harcardım” der. Allah (cc) da ona: “Yalan söylüyorsun, bilakis sen “falanca cömerttir” desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi” der. Sonra da Cenâb-ı Hakkın huzuruna ilim öğrenen, öğreten ve Kur’ân okuyan kimse getirilir. Allah (cc) ona: “Bu nimetlerim karşılığında ne amel yaptın” diye sorar. O da: “ ilim öğrendim, başkalarına da öğrettim, rızan için Kur’ân okudum ” der. Cenâb-ı Hak da ona: “Yalan söyledin, insanlar sana hürmet etsinler diye ilim öğrettin böylelikle karşılığını aldın” der. Daha sonra emredilir bu üç kişi yüzükoyun sürüklenerek cehennem ateşine atılır. (Buhari, Müslim)
İşte bu sebeplerdendir ki riya ibâdetin makbuliyetini kaldıracağı gibi manevi lezzetini de alır.
İbâdet eden kişi riyadan kurtulmak için, öncelikle niyetini kontrol etmelidir. Yani ibâdetini kimi razı etmek için yaptığını düşünmelidir.
Bir Müslüman da ibâdetlerini ihlâs ile yapmakla mükelleftir. İhlâs ise sadece Allah’ın (cc) rızasını esas tutmak demektir.
İbâdetiyle sevgi ve takdir beklentisi içinde olan insan bilmelidir ki: Allah (cc) insana bir şey vermedikten sonra gösteriş yaptığı insanlar ona hiçbir şey veremez.
HARAM VE ŞÜPHELİ ŞEYLER YEMEK İBÂDETİN MAKBULİYETİNE ENGEL OLUR
Bir Müslüman yediği gıdaların maddi temizliğine dikkat ettiği gibi manevi temizliğine de dikkat etmelidir. Manevi temizlik haram ve şüpheli şeylerden kaçınmakla olur. Çünkü bunlar insanın yaptığı ibâdetin makbuliyetine ve zevk almasına büyük bir engeldir. “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helal ve temiz olanlarını yiyin” (Bakara 168) âyeti Resûlullah’ın (asm) yanında okununca Sa’d bin Ebi Vakkas ayağa kalktı ve: “Ya Resulallah Allah’a (cc) beni duası makbul kimse yapması için dua et” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (asm): “Ya Sa’d! Helal ye duan makbul olur. Muhammed’i kudret ve iradesiyle yaşatan Allah’a(cc) yemin ederim ki, midesine haram bir lokma indiren kulun kırk gün hiçbir ameli kabul edilmez. Bünyesi haramla beslenen bir kula en layık olan şey cehennemdir.” buyurdu. (Taberani)
“Helal açıktır. Haram da açıktır, aralarında şüpheli şeyler vardır. Şüpheliyi bırakan elbet haramı bırakır, şüpheliye cesaret eden harama yaklaşmış olur. Haramlar, günahlar Allah’ın (cc) korusu, yasak yeridir. Burada yani yasak bölge yakınında koyun güden çoban yasağa yaklaşmış olur ki, içine girmesi muhtemeldir.” (Buhari)
Şüpheli gıdalar haram ya da helal olduğu belli olmayanlardır. Kırk gün şüpheli şeylerden yiyen kimsenin kalbi kararır. İbâdetteki lezzeti hissedemez.
Yahya bin Muazz el Razi (ra) der ki: “İbâdet Cenâb-ı Hakkın hazinesinde gömülü, değerli bir kilitle kilitli mücevherdir. Bu hazinenin anahtarı duadır. Dişleri helal lokmadır. Dişleri olmayan bir anahtar nasıl kapıyı açamıyorsa hazinenin içindeki mücevhere (ibâdetin sevabına) ermek ve hazineyi açmak için helal lokma anahtarı lazımdır.”
Her Müslümanın yediğinin ve içtiğinin helal olduğuna dikkat etmesi farzdır. Buna dikkat ettiği sürece ruhu haramlardan temizlenir ve ibâdetteki lezzeti hisseder.
İNSANIN KENDİSİYLE BERABER YARATILAN HER ŞEYİN İBÂDET ETTİĞİNİ DÜŞÜNMEMESİ İBÂDET LEZZETİNİ NOKSANLAŞTIRIR
Meleklerin, cinlerin, insanların, hayvan ve bitkilerin kendi lisan ve kabiliyetlerine göre yaptıkları büyük bir ibâdet kâinattan toplu olarak Allah’a (cc) gider. Fakat insan bu büyük ibâdeti kendi ibâdeti esnasında aklına getirmez. Böylece ibâdetten aldığı lezzet noksanlaşır.
Mesela bir Müslümanın farklı dilden, ırktan, memleketten olan diğer bütün Müslümanlarla aynı Rabbe, aynı kıbleye yönelmesini ve aynı hareketleri yapmasını düşünmek gönüllede kuvvetli bir bağ oluşturur. Bu kuvvetli bağı hissederek ibâdet edilmelidir ki lezzet alınsın.
Melekler de insanların her ibâdetinde onlarla birliktedirler. Bunu şu hadis-i şeriften anlıyoruz: “Namaz kılanlarla birlikte ‘Fatiha suresinin’ bitiminde ‘âmin’ demekle, her gün sabah ve ikindi namazlarında mü’minlerle birlikte olmakla, Kur’ân okurken yeryüzüne inmekle, sokakları ve yolları dolaşıp zikir, Kur’ân ve ilim meclislerini arayıp bulmakla, mü’minlere özellikle bilgin olan mü’minlere rahmet okumakla, sadece Allah’a (cc) hamd ve secde etmekle görevli melekler vardır.” (Buhari, Müslim, Tirmizi) buyrulmaktadır.
Hayvanlar ve bitkiler ise adeta insanların namaz kılmasına iştirak ederler. Mesela ağaçların dik durması namazdaki kıyam gibidir. Dört ayaklı hayvanların durumu rüku’a benzer. Sürüngen hayvanlar ise sanki secde vaziyetindedirler. Ayrıca her hayvan ve bitkinin kendine has zikir ve tesbihleri vardır.
İnsan ibâdet esnasında kâinatın da kendisiyle beraber ibâdet ettiğini düşündüğünde ibâdetteki harika lezzeti fevkalade hissedecektir.
Hususen namazların cemaatle kılınması, Ramazan ayında Kur’ân’ın birlikte hatmedilmesi, ilim meclislerinin oluşturulması insanda yaratılan her şeyin kendisiyle beraber ibâdet ettiğini hatırlatır.
“İki kişi bir kişiden hayırlıdır. Dört kişi üç kişiden hayırlıdır. Cemaat olunuz! Muhakkak ki Allah’ın yardım eli cemaatle beraberdir.” (Kenzu’l-Ummal)
İBÂDETİN KIYMETİNİ BİLMEMEK İBÂDETTEN ZEVK ALMAYA ENGELDİR
İnsan ibâdetin kıymetini, neden ve nasıl yapılması gerektiğini bilmediğinde ibâdetten hakkıyla lezzet alamaz. İmam-ı Şafii hazretleri: “İlmiyle Allah’a (cc) itaat eden, ibâdetinin manevi zevkine erer.” buyurmuştur. Demek ibâdetten feyiz ve lezzet almak için ilim esastır.

Yorum (yok) Yorum yaz!
BİLİYOR MUYDUNUZ
• Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde,
• Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine,
• Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından
• Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden
• Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması
• Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan
• Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku
• Bütün bunların, 1600 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye
BİLİYOR MUYDUNUZ
Yorum (yok) Yorum yaz!
- Gözümün Nuru Namaz
- Gözümün Nuru Namaz

Mustafa BAHADIROĞLU
Alınlarında secde izleri,
Rükûda kıyamdadırlar.
Tekbir, salât ve selamlarda...
Huzurda oldukça huzurdadırlar.
Huzur ve emniyettedir çevreleri.
Çünkü taş toprak secde yeridir.
Zikirdir namaz, duadır...
Şükürdür, teslimiyettir, tevazudur...
‘Sana geldik’ demektir.
Her ne ki bize lazım, hepsi namazdadır.
Dünya ve ahiretten tüm nasibimiz ondadır.
Hollandalı siyahi bir genç vardı. Çehresi temiz, yüzü nurlu, bakışı aydın, alnı pırıl pırıl. Huzur ve itimat telkin eden simasını belli belirsiz bir hüzün, kalın dudaklarını hafif bir tebessüm süslüyordu. İç alemindeki berraklık dışına aksetmiş gibiydi. Muhabbetle bağrınıza basıp kucaklamak hissine kapılıyordunuz.
Bu gencin tam yanında oturan bir adam da en az onun kadar dikkat çekiciydi. Elli, elli beş yaşlarında, hafif kambur bu adam da yanındaki gençle aynı ten rengini taşıyordu.Fakat büyük bir fark vardı. Sanki gecelerin karanlığı bu adamın yüzüne çökmüştü. Sağa sola dönen gözleri korku filmlerindeki karanlık tipler kadar ürkütücüydü. Yüzünün her yerine sinmiş kasvet, bakanın yüreğini sıktıyor, daraltıyordu.
Ak alınlı aydın bakışlı bu gençle daha sonra babası olduğunu öğrendiğimiz diğer adamın farkı neydi? Niye biri muhabbet saçarken diğeri kasvet dağıtıyordu? Çok geçmeden mesele anlaşılmıştı. Genç iman etmiş, müslüman olmuş, bir de tasavvufa gönül vermişti. Secde izleri bir nur olarak alnında parlıyor, kalbinden yansıyan imanın aydınlığı, Allah’ın boyasıyla boyanmış esmer çehresini nur topu haline getiriyordu.
Babası ise henüz kabuğunu kıramamış, hidayet ufuklarına doğru bir iki adım atmışsa da gerisini getirememişti. Bir sosyologdu. Düşünen bir beyindi, ama henüz aşamadığı noktalar vardı. Konuşmaya kapalıydı. Tek açık bir noktası vardı o da hâl ve gönül dili idi.
Yüzdeki secde nişanı
Bu nasıl olabilir? İmanla küfür, secde ile secdesizlik nasıl olur da bu kadar dışa akseder? Her halde söz konusu aydınlıkla karanlığın “misal alemi”ne yansıyan, bir de fotoğrafı olsa gerektir.
Allah Tealâ müminleri tarif ederken bu inceliğe dikkat çekerek şöyle buyuruyor: “Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” (Fetih, 29). Onları her yerde tanırsınız. Özellikle teheccüd namazına devam edenlerin yüzleri her zaman ay gibi parlar. Onların pırıl pırıl yüzlerini gördükçe içinizden ister istemez bir muhabbet, bir mehabet ve bir hürmet hissedersiniz. Hatta kılık kıyafetinden hiç belli etmediği halde yolda, otobüste karşılaştığınız bu insanlara “hocam” diye hitap edersiniz. “Yüzlerinde nimetin parıltısını tanırsın.” (Mutaffifîn, 24)
Şuurlu ve olabildiğince gafletsiz namaz kılan mümin, her yerde farklıdır. Ahirette “Bir takım yüzlerin ağardığı gün” (Âl-i İmran, 106) ışıl ışıl parlayan abdest uzuvları ve secde emareleriyle öndekilerden daha öndedir. Belki de herkese parmak ısırtırcasına “Çekilin Hz. Muhammed s.a.v.’in ümmeti geliyor” dedirtecek saffetiyle melekleri dahi imrendirecektir.
Namaz günahları siler
Kılınan her namaz temizliktir, aydınlıktır. Kalpte yanan ışıktır. Karanlığı yakıp yok eden bir nurdur. Yaprakları döken güz rüzgârı gibi günahları döken bir mübarek esintidir.
Sahabilerden biri iki büklüm vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna gelmişti. İşlediği günahın utancıyla sanki eriyip bitmişti. “Ya Rasulallah, mahvoldum. Gözüm bir kadına ilişti” veya “ona dokundum” diyordu.
Onun bu kırık gönlü sanki Arş’ı titretmiş ve Cebrail Aleyhisselam’ı şu ayetle imdadına yetiştirmişti: “Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir.” (Hûd, 114)
Hadis-i şerifte açıklandığı üzere beş vakit namaz arada işlenen günahları, Cuma namazları da kendi aralarındaki günahları temizler. Tıpkı bir nehirde günde beş defa yıkanmış gibi manevi temizlik verir. Biz de Rabbimizin rahmetinden büyük günahlarımızı da küçük günahlarımızın arasına katıp affetmesini diler ve umarız.
Namaz ve Elest Bezmi
İnsan denen varlığın asıl vatanı melekler topluluğunun da vatanı olan Melekût Alemi’dir. Ruhumuz burada (Elest Bezmi’nde) Allah Tealâ’nın cemalini seyretmiş ve O’nun tecellileriyle mest olup kendinden geçmiştir. Bu aleme inip ete kemiğe büründüğünde nefsle beraber olmuş, zehirli yemlerle beslenen kuşcağız gibi, dünyanın mahmurluğuyla hakiki sevgiliyi unutmuştur. Daha doğrusu unutmamış fakat bu sevginin üzeri başka sevgilerle küllenmiştir.
Her insanın bilinçaltında Cenab-ı Hakk’ın hakiki sevgisi gizlidir. Bu muhabbet unutulacak bir muhabbet değildir. İnsanın mayasına işlemiştir. Ancak bu hakikati bilinç üstüne çıkaracak bir tesir lazımdır. En güçlü tesir ise evliyanın nazarıdır. O nazarlar ruhun bulanıklığını gidererek aslî saflığına yaklaştırır. Böylece ruhun aşkla boyalı asıl karakteri zuhur eder. Cenab-ı Zü’l-Cemal Hazretleri bir kimsenin hidayetini dilerse, başka bir kısım tesirler de ruhta gizli olan aşkı meydana çıkarır.
Amerika’da yaşayan, belki de bir kere bile alnı secdeye değmemiş bir hanım vardı. Havaalanında anne babasını hacca uğurluyordu. Bembeyaz ihramları içinde hacı adayları, mahşer meydanının provasını yaparcasına tekbir ve telbiye getiriyorlardı. Bu manzara ömrünün çoğunu Amerika’da geçirmiş olan hanımın ruhunda fırtınalar estirmeye yetmiş ve onu günlerce ağlatmıştı. Belli ki bilinçaltı faaliyete geçmiş ve Elest Bezmi’yle farkında olmaksızın bağlantı kurmuştu.
İşte namaz, ruhu uyanışa geçirip en çabuk biçimde Allah sevgisine ulaştıran tesirlerden biri ve belki birincisidir. Vuslat yolcusunun bineği, yakınlaşma yolunun azığıdır. Gaflet bulutlarını darmadağın eden en etkili rüzgârdır. Çünkü namaz tam bir zikirdir. Diğer ibadetlerdeki zikir, namaza nisbetle geri planda kalır. Onun her rüknü, her kelimesi Allah Tealâ’yı hatırlatır. “Beni hatırlamak (zikir) için namaz kıl.” (Tâhâ, 14) ayet-i kerimesi buna işaret eder.
Namaz kılan bir insan hayat macerası içinde her varlıktan Allah’a ait bir mesaj alır. Asıl vazifenin, dünyaya geliş gayesinin Allah’a kulluk etmek olduğunun idrakiyle yaşar. Yoğun işlerinin arasından namazı çıkarmaz. Namazdan yoğun işlerini çıkarır. Yani “Allahu Ekber” dediği zaman “En büyük sensin Allahım, senden gayri her şey küçüktür” manasının idrakiyle dünya işlerini namazdan arka plâna iter.
Namaz Arz’dan Arş’a yükseliştir
Ruh ve kalp gibi sır, hafâ, ahfâ lâtifelerimiz de öteki alemdendir. Rabbini ve asıl vatanını arayan ruh, dertli dertli inleyen bir ney gibi vatan hasretiyle yanıp tütmektedir. Altın kafese konsa da bülbül gül bahçesinin hasretiyle binlerce nağme okur. Kafesin kapısı bir açılıverse pır diye uçup gitmek için can atar. Hz. Mevlâna k.s. o yüzden sevgiliye kavuşma anına “şeb-i arûs” yani düğün gecesi demiştir.
Ruh ve diğer lâtifeleri en çabuk şekilde geldiği aleme yükselten ibadet Allah’ın zikridir. O yüzden ayet ve hadislerde zikir kadar teşvik edilen her halde başka bir şey yoktur. Zikrin belirli bir zamanı yoktur. “Onlar ayakta, otururken, yan üzeri yatarken (her vakit) Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmran, 191) buyrularak bu hakikat ifade edilmektedir. Ayrıca zikir, cihattan oruca kadar bütün ibadetlerin ruhu ve canı kıymetindedir.
Allah’ı zikretmekle lâtifeler vücuttan ayrılıp asıl makamına doğru yükselmeye başlarlar. Işıktan daha hızlı hareket eden lâtifeler, Arş-ı Alâ’nın üzerindeki makamlarına yaklaştıkça muhabbet aşka dönüşerek şiddetlenir. Müminin her bir zerresi aşk ile dolar. Yolculuk ilerledikçe gaflet bulutları dağılır. Hatta öyle bir noktaya gelir ki, istese de Allah’tan gafil olamaz. Yakıp külünü savursanız her bir zerresi Allah der. Tevhidin hakikati açılır. Ömründe ilk defa tevhitten, namazdan hâl, zevk ve marifet itibariyle bir şeyler anlamaya başlar. Bundan önceki ibadetleri için tevbe ve istiğfar eder. Bu halini dünyanın hiçbir nimetine değişmez.
İşte bu yükselmenin en mükemmeli namazdadır. Çünkü namaz müminin miracıdır. Lâtifeler Arş’a doğru yükseldikçe insan namazdan ve sair ibadetlerden büyük zevk alır. Haramlardan ve kötülüklerden nefret eder. Ahlâkı değişir ve güzelleşir. Bayağı işleri yapmaktan sıkılır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebut, 45)
Hz. Rasulullah s.a.v. namaz vakti girdiğinde hane halkını bile tanıyamaz hale gelirdi. Bilal-i Habeşî’ye: “Ey Bilal bizi ferahlat.” buyurur, Hz. Bilal ezanı okuduğunda Allah Rasulü s.a.v. namazla miraç ederdi. Yani mübarek ruhları o alemle münasebete geçer, ilâhi huzurla şereflenirdi. O belki dünyadaki bütün canlıların bütün zevklerinin toplamından daha fazla namazdan zevk alırdı. Namaz için “gözümün nuru” ifadesini kullanır, içinde yaşadığı nura, mübarek ruhlarını saran manalara doyamadığı için farz namazlarla yetinmez, nafilelerle Rabbine iltica ederdi. Bu aleme dönmek istediklerinde ise, Hz. Aişe r.anha validemizle sohbet eder ve “Ey gül yüzlü, benimle konuş..” buyururdu.
Zikir ve namaz ile miraç eden müminlerin kalplerindeki nur kolaylıkla kaybolmaz. O yüzden sekerat anında imanlarını şeytana kaptırmadan ruhlarını teslim etmeleri umulur. Diğerleri imansız gider diyemeyiz. Fakat bir müminin hayatında namaz, kalbinde zikir ne kadar az olursa, o kadar fazla risk taşır. Cenab-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o salih zümrenin arasına katsın.
Namaz dinin direğidir
Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra da namaz gelir. Cenab-ı Hak Kur’an’da yüzden fazla yerde namazı emretmiştir. Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz İslâm’ın beş şartını sayarken kelime-i şehadetten yani imandan sonra namazı zikretmiştir. Şayet daha önemli bir ibadet olsaydı Allah Tealâ Hazretleri ondan bahseder, meleklerini de o ibadetle sorumlu kılardı. Oysa Hz. Peygamber s.a.v.’in haber verdiği üzere yaratıldıkları günden beri Allah’ın azameti karşısında kimi rükûda, kimi secdede ve kimi de kıyamda ibadet eden melekler vardır.
Yine bir hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, kıyamet günü kul ilk olarak namazdan hesaba çekilecektir. Eğer düzgün hesap verirse diğer işleri düzene girecek, yok eğer aksi zuhur ederse diğer amellerdeki hesabı da ağırlaşacaktır. Namazla ilgili hesap düzgün olursa, Cenab-ı Hakk’ın diğer ameller hakkında lütuf ve keremiyle muamele etmesi umulur. En iyisini O bilir.
Bir vakit namazı terk etmek büyük günahlardandır. Namazı hafife almak veya inkâr etmek ise dinden çıkarır. Namaz kılmayan bir insanın şayet müslümanlıkla bir bağı kalmışsa, o da her an kopma tehlikesiyle yüz yüzedir. O yüzden hadis-i şerifte: “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden (bir kimse) muhakkak dinini yıkmış olur.” buyrulmaktadır.
Allah’a ve ahiret gününe yakînen iman eden bir mümin tek bir vakit namazını dünyalara değişmez. Bir namaz karşılığında dünyanın bütün serveti ve krallığı verilse hakiki bir mümin böyle bir teklife başını çevirmeye bile tenezzül etmez.
Allah Tealâ Hazretleri şöyle buyuruyor: “Öyleleri vardır ki, ne ticaret, ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz; onlar, kalplerin ve gözlerin kıvranacağı günden korkarlar.” (Nur, 37)
Devrin mana sultanının bir sohbette buyurduğu gibi, denizin ortasında gemi batsa, bir mümin tahta parçalarına tutunarak hayatta kalma mücadelesi verseydi, yine o vaktin namazından mesul olacaktı. Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanan kâmil bir mümin, böyle durumlarda bile, “namazım, namazım” diyecek, ima ile mi kılsam, işaretle mi kılsam diye sancısını çekecekti.
Sahabe-i Kiram Hazretleri -Allah onlardan razı olsun- cephede çarpışırken bile namazı ve cemaati terk etmemişlerdi. Müşrikler onların gafil bir anını bekliyor, namaza durmaları için sabırsızlanıyorlardı. Halbuki onların en gafletsiz anı namazla başlıyordu. Bir grup sahabi düşmanla çarpışırken diğer grup Allah Rasulü’nün ardında saf tutup namaz kılıyor, sonra geri çekilip düşmanla çarpışıyor, bu esnada Hz. Peygamber s.a.v. onları oturarak bekliyordu. Sonra ateş hattında bulunan diğer grup geliyordu.
Farz, nafile ve kazalar
Hiç şüphesiz nafile ibadetlerin kıymeti pek büyüktür. Mesela zikir manevi kalbi çalıştırmaya vesile olmaktadır. Manevî ilerleme, Allah’ın emirlerine uymaya vesile olma, ibadetleri gafletsiz yapma ve imanı takviye noktasında son derece önem arz eder. Nafile namaz, nafile oruç gibi ibadetler de kalbi nurlandırır ve sevap kazandırır. Fakat bunlar farzları gözeterek, sünnet ve adaba uygun olarak yapılırsa güzel olur. Aksi halde zarar verir.
İmam Rabbani Hazretleri farzların bin senelik sünnetten, sünnetlerin de bin senelik nafileden daha önemli ve faydalı olduğunu belirtmektedir. Bir farzın kaçmasına, mesela bir vakit namazın kaçmasına sebep olan şey, nafile hac bile olsa hiçbir işe yaramaz. Cahil sofilerin cemaatle namazı terk edip kırk gün çile, riyazet vs. ile uğraştıklarını belirten İmam Rabbanî Hazretleri, bir farz namazı cemaatle kılmanın binlerce günlük çile ve riyazetten daha hayırlı olduğunu belirtir. Farz namazın içindeki sünnetlerin de asla kavuşturmaları itibariyle farzlardan sayılacağını ilave eder.
Geçmişte gafletle namazı kazaya bırakan veya namaza geç başlayanlar bütün borçlarını hesap edip kaza etmeli, kazaya bıraktıkları için de tevbe ve istiğfarda bulunmalıdırlar. Kılınmayan namazları kaza etmek de farzdır. Hanefî mezhebinden olanlar sünneti terk etmemeliler. Kaza borçlarını ayrıca eda etmelidirler.
Tamamı kulluk olan hayatımızın temeli namazdır. Namaz olmazsa diğer amellerimizin de boşa çıkmasından korkarız. Çünkü önce namazdan sorulacak. Öyleyse günde beş kez bizi salaha, felaha çağıran davete icabet edelim. Ki ebedi saadete götüren yolumuz kapanmasın, hep açık kalsın.

Yorum (yok) Yorum yaz!
Şafii İlmihali »¦... Abdest ve Şartları ...¦»
| Abdest ve Şartları |
Türkçede kullandığımız Abdest kelimesi farsçadan gelmedir. "Ab", (su) ve "Dest" (el) kelimelerinden oluşan ve "El suyu" manasına gelen birleşik bir kelimedir. "Abdest" arapçada temizlik ve güzellik manasına gelen "Vudû" kelimesiyle ifade edilmektedir. [1] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Kadı Ebu Şuca?, Ğayet?ül-İhtisar ve Şerhi, Ravza Yayınları: 85. Abdestin Meşru Oluşunun Delileri Abdest, İsra gecesi beş vakit namazla birlikle farz kılınmıştır. Abdestin farz oluşu üç delille sabittir: Birinci delil: Kur´an-ı Kerim´dir. Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. " (Maide: 5/6) Abdestin tarz oluşuna ikinci delil sünnettir. Ebu Hureyre (r.a.)´den rivayet edildiğine göre Resulullah ( Sallallahu Aleyhi Vesellem ). "Abdestsiz birinin, abdest alıncaya kadar Allah namazını kabul etmez." [1] buyurmuştur. Üçüncü delil: İcma´dır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem zamanından günümüze kadar bütün müslümanlar abdestin farz olduğuna icma´ etmiştir. Bu icma? dinin bilinen zaruri hükümlerinden olmuştur. [2] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Buhari 135 Müslim, 225. [2] Kadı Ebu Şuca?, Ğayet?ül-İhtisar ve Şerhi, Ravza Yayınları: 85. Abdestin Fazileti Abdestin fazileti hakkındaki hadisler çoktur. Bunlardan bir kaçına işaretle yetineceğiz. 1- Abdullah bin Sunabihi´den rivayetle Râsulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur: "Kul abdest alıp, ağzına su verdiği zaman ağzındaki günahları çıkar. Burnuna su çektiği zaman burnundaki günahları çıkar. Ellerini yıkadığı zaman ellerindeki tırnaklarının uçlarına kadar olan günahları dökülür. Ayaklarını yıkayınca ayak altlarına kadar olan ayaklarının günahları dökülür. Sonra camiye yürümesi ve namazı ona fazladan kalır." [1] 2- Enes (Radıyallahu Anh)´dan rivayeten Resulullah ( Sallallahu Aleyhi Vesellem ), "Kişideki bir iyi huy sebebiyle Allah (c.c) bütün amellerini düzeltir. Kişinin namaz için temizlenmesi sebebiyle, Allah (c.c) günahlarını örter. Namazı onun için fazlalık olur." [2] 3- Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh.)´dan rivayeten Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem buyurdu: "Sizlere günahları silen ve dereceleri yükselten bir şeyi göstereyim mi? Dinleyenler: -Evet ya Rasulallah, dediler. Bunun üzerine Resulullah ( Sallallahu Aleyhi Vesellem ): "Zorluklara rağmen abdesti tam almak, uzak yerlerden camiye gelmek, namaz kıldıktan sonra diğer namazı beklemek. İşte nöbet tutmak budur, işte nöbet tutmak budur. İşte nöbet tutmak budur" [3] buyurdu. 4- Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)´den başka bir rivayete göre Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem mezarlığa gelerek: "Ey müminlerin yurdu. Selam üzerinize olsun. Biz de yakın zamanda inşallah size kavuşacağız. Kardeşlerimi görmeyi istiyorum" buyurdu. Ashab: -Ya Resulallah biz kardeşlerin değil miyiz? diye sordular. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem: -"Siz benim ashabımsınız kardeşlerimiz ise, henüz gelmemiş olanlardır." buyurdu. Ashab: -Henüz gelmemiş olan ümmetini nasıl tanırsın? dîye sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi Veseîlem: "Bir kimsenin tamamıyla aynı renkte olan atları arasında alnı ve üç ayağı ak bir atı bulunsa onu tanımaz mı?" diye sordu. Ashab: -Evet, dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem: "Öyleyse kardeşlerimiz yüzleri el ve ayakları abdest nuruyla parlak olarak gelecekler, ben de bunlardan önce gidip, havuz basında onları bekleyeceğim. Dikkat ediniz bazı adamlar havuzumun başından devenin kovulduğu gibi koyulacaktır. Ben onlara sesleneceğim. Haydi geliniz. Bana denilecek ki senden sonra onlar yollarını değiştirdiler ben de kahrolsunlar kahrolsunlar diyeceğim." [4] 5- İmam Ahmed´in Müsned´inde rivayet ettiği hadis. Peygamberimiz ( Sallallahu Aleyhi Vesellem ) şöyle buyurmuştur: " Biriniz öfkelendiği zaman abdest alsın, çünkü abdest gazabı ve sinirleri yatıştırır." 6- İbni Mace, Ahmed ve Beyhaki´nin Sevban (Radıyallahu Anh.)´dan rivayet ettiği hadis-i şerif. Peygamberimiz ( Sallallahu Aleyhi Vesellem ) buyurur: "Doğru olun men edilmeyeceksiniz. Bilin ki en hayırlı ameliniz namazdır. Gerçek mü´min devamlı abdestli olmaya çalışır." [5] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Tirmizi, c.1, bab. 2 sah. 31; İmam Malik, Kıtabut-tahare. bab. 6 no. 30. [2] Ebu Ya´la, Bezzar ve Taberani, Evsat kitabında rivayet etmişler. [3] İmam Malik. Müslim, Tirmizi ve Nesei rivayet etmiştir. [4] Müslim Kitabut-Tahare, 39 hadis no 249. [5] Kadı Ebu Şuca?, Ğayet?ül-İhtisar ve Şerhi, Ravza Yayınları: 85-87. |
Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::





















































